Yazarin izniyle http://gundemdesifre.net/2014/06/01/hiyanet-sarmali/ adresinden alintidir.
1 HAZİRAN 2014 TARİHİNDE HAMZA LEVENT TARAFINDAN YAZILDI
Hıyanet Sarmalı
“Aşan bili,karlı dağın ardını…” dizesi pelensek olur dilinize. “Aşmayan ne bilir, karlı dağın ardını?” diye iç geçirirsiniz daha yazacaklarınız düşmeden satırlara. Her kelimesi, her dizesi ve her kıtasında başka bir çile, ızdırap, sevda, adanmışlık ve aşk-ı mecaziden hakikiye giden bir helezondan kaybolup gitmekte insan.
Özellikle son üç asırdır gövdeye sızan kurttan bahsedilir bize. Öyle sızmıştır ki sanki vücuttan bir parça zanneder verdiği zehre kendini kaptıran. Adı, sanı, ismi, cismi hatta oturması ve kalkması çok benzer bize. Ancak ruh ve ötelere açık olmayan haller onu hemen ele verir büyüsüne kapılmayana. Derler ki onun inanmış ve adanmış insanla hikayesi ta ilk yaratıldığında başlar, eşref-i mahluk. Damarlarında dolaşırda heran, farkına varmaz aldanmış ve nisyandaki insan. Önce ihanetini Rabbi’ne yapar, unutarak, balçıktan yaratılan. Tövbe kapısına hiç uğramadan bir daha ve bir daha günaha dalar. Hıyanet sarmalına dolanmış fasit bir dairededir ve elinden tutup kurtarmak isteyene tekme atar, ona acıyana acımadan.
Bir sabah kılıçların çekildiği güllerin solmaya yüz tuttuğu güne uyandık. Canana muhabbetle yananlara ayazlar düşmüştü bir kez daha. Gül’e sevdalı Ferhatlara “çoğu bitti azı kaldı, dayan” diyecek, son takatimizi de aldılar elimizden. Hayalleri bembeyaz apak olanlar, habis ruhlulara kurban olmak üzereydiler; sarraf yürekli adanmışların ikazlarına rağmen. Esrarını çözemediklerimiz de vardı, elbette hakikata adanmış. İpek gibi sandıklarımızdan ve yeniden “eğer önüme denizler çıkmasaydı senin adını daha da ileri götürürdüm” diyecek Ziyad ruhlu Tarık’lardan hep bir hamle bekleyip durduk. Bir peçeyle gizlenmiş sanki sırları candan ve canandan ayrılanların. Gizli mahfillerde alınmakta savaş ve kaos planları. Kim bilir! Orakların, çekiçlerin, kılıçların ve gölgelere dahi hükmettiklerini düşününenlerinin Daru’n Nedve’lerinde.* Anadan, yardan, bacıdan, kardaştan ve öz vatanından uzak kalanları ne zaman anladık? Veya anladık mı hiç?
Çevremizi sarmış bir hıyanet sarmalı! Ya biz o sarmala bir halka olmuşuz ya da sarmal bizi kendine, zorla halka yapmışız. Uyumuşuz belki de uyutulmuşuz. Ya da dönen hıyanet çarklarını görüp “neme lazım?” deyip kenara çekilmişiz. Ya da çarkların arasında ezilip un ufak olmaktan korkmuşuz. Kim bilir, bir ahtapot gibi sarmış da olabilir… “Kazan-kazan ve ya sadece ben kazanayım” mantığıyla çalışan ve kime neye maşalık bile ettiklerini bilemeyenlerin, ki biliyorlar, ve gizli hayaller üzerine ülkeme eziyet çektirenleri sarmalıdır.
Karşınıza hep sizi bölmek ve ayrıştırmak için çıkmakta. Bir bakıyorsunuz “laik-anti laik” oluyor ve hayretlere kapılıyorsunuz. Laik bildiklerini anti-laik ve anti-laik bildikleriniz laik oluveriyor bir anda. Başka bir seferinde de “alevi-sünni çatışması”. “Bin yıldır kardeşce bir arada yaşayıp, her şeyini paylaşan bu iki kardaşa yapılanlar reva mıdır?” diyorsunuz şimdilik; içinizden… “Bu da olmamalı artık” dediğiniz bir noktada “Kürt-Türk sorunu” kucağınıza düşüveriyor aniden. Hiçte aniden değil aslında! “Cehalet-fakirlik ve tefrika” diyerek bölgenin sorunu yüzyıl önce dile zaten getirilmişti. “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” dememiş mi başka bir vatan sevdalısı!
Bir gün bir yalancı sevdaya tutulursunuz. Zannedersiniz ki bunlar o beklenenler. Hiç bitmeyen ümitleriniz bir kez daha tazelenir. “Sırt sırta verirsek aşarız biz bu yalçın kayalıkları ve düz dağları” diye her daim duanızda kardeşinize, Rabbinizden dirlik ve kuvvet vermesini dilersiniz. Her dara düştügunde elinden tutup kaldırır “dayan” biz seninle aynı sefinedeyiz ve “varacağımız sahil-i selamet aynı noktada” deyip, arkadaşınızın kuvve-i maneviyesine takviye yaparsınız.
Şubat’ın iliklere kadar donduran soğukları canınızı yakmaz, kim bilir bu kadar… Haziran’ın estirdikçe estiren fırtınalarına aldırmazsınız belki de nereden geldiğini bildiğiniz için… Ah yok mu o dostun vefazlığı, hem de düşmanların husumetinin yanıbaşında. Son demde; dilde gönül telimize dokunan ve bamtelimizi titreten “Sefinem gark oldu dert deryâsına sahra-yı sinemi dert aldı gitti…” deyip bu sarmalın boyutlarını anlatmaya çalışan bir ehl-i velayet…
Gerçekten övülmeyi ve alkışlanmayı hak eden bir eroğlu er çıkar ki alkış ve övülme karşısında rahatsız olur, zira gayesi bu degil. Himmeti, milleti olur ve tek başına bir ümmet olarak ötelere yürür; örnek aldıkları gibi…
Millet olarak özellikle son yüzyılda tekme yedik sarsıdık, çifte yedik sarsıldık ama asla ümidimizi kaybetmedik. Ne soğuklar, ne fırtınalar, ne dostun vefasızlığı, ne acem oyunları, ne dış kaynaklı plan ve ne de ülkemiz üzerine kurulan hıyanet sarmalları… İnancımız batıl değil ki, ümidimiz kırılgan olsun!
Not: Yazıya ilham kaynağı olan “Hıyanet Sarmalı” dizisi her çarşamba akşamı 21:00′da Samanyolu Tv’de yayınlanmaktadır.
*DÂRU’N-NEDVE: İslâm’dan önce Cahiliyye çağında Mekkeli müşriklerin toplantı ve istişâre yeri…
Hamza Levent
@Lcakiroglu
hamzalevet@gmx.at
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder